Filistin toprakları, 1947 yılında yoğun bir demografik değişim süreci içerisindeydi. Bu dönemde bölgede yaklaşık 1,35 milyon Filistinli ile 630 bin Yahudi yaşıyordu. Yahudiler, kendi devletlerini kurma taleplerini dile getirirken, Filistinliler ise bu toprakların kendilerine ait olduğunu savunuyordu. Hızla artan göçmen topluluğu, Filistinlilerin haklarını ihlal eden bir durum olarak algılanıyordu. Bu süreç, Birleşmiş Milletler'in (BM) Filistin'in bölünmesine dair aldığı karar ile daha da karmaşık hale geldi.
29 Kasım 1947, BM Genel Kurulu'nun Filistin'in bölünmesine ilişkin 181 sayılı kararını onayladığı tarihtir. Bu karar, Filistin topraklarının Yahudi ve Arap devletleri olarak ikiye bölünmesini öngörüyordu. Ancak bu karar, sadece coğrafi sınırlardan ibaret değildi; aynı zamanda Yahudilerin Filistin'de devlet kurma çabalarının meşrulaştırılmasını da sağlıyordu. Oysa Filistin'de yaşayan Arap nüfusu, bu planın kendilerine büyük haksızlıklar doğuracağını düşünüyordu. Kararın kabul edilmesiyle birlikte, Filistinlilerin toprakları üzerinde büyük bir belirsizlik ve çatışma ortamı başladı.
BM'nin aldığı bu karara göre, Filistin topraklarının yüzde 56'sı Yahudi devletine, yüzde 43,5'i ise Filistin devletine tahsis ediliyordu. Bu oranlar, nüfusun yüzde 67'sini oluşturan Filistinlilere göre oldukça dengesizdi. Filistinliler, bu kararın kendilerine yönelik bir adaletsizlik olduğunu ve tarihi haklarının hiçe sayıldığını savundular. Diğer yandan, uluslararası hukuk uzmanları, bu kararın Filistinlilerin haklarını ihlal ettiğini belirtirken, uygulamanın da mümkün olmadığını vurguladılar. Bu durum, ilerleyen yıllarda daha büyük bir çatışmanın temelini attı.
1948'de, Filistin topraklarının büyük bir kısmı Yahudi örgütleri tarafından kontrol altına alındı. Bu süreçte, Ürdün Batı Şeria'yı, Mısır ise Gazze'yi ele geçirdi. Ancak bu da İsrail'in işgalci tutumunu durdurmadı. 1967'de gerçekleşen Altı Gün Savaşı sonrasında, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze ve diğer topraklar İsrail'in hâkimiyetine girdi. BM Güvenlik Konseyi, bu işgali kınayarak İsrail'den geri çekilmesini talep etti. Ancak bu talep, yıllar geçmesine rağmen yanıtsız kaldı ve durum daha da karmaşıklaştı.
BM, 29 Kasım'ı "Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü" olarak ilan ettiğinde, bu kararın arka planında, Filistin sorununun çözümüne dair uluslararası camianın dikkatini çekmek istemesi yatıyordu. 1977 yılında alınan bu karar, her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanmakta ve Filistin halkının maruz kaldığı haksızlıkları gündeme getirmek amacıyla bir fırsat sunmaktadır. Ancak, bu dayanışma günü etkinlikleri, sorunların çözümüne yönelik somut adımlar atılmadığı sürece sembolik kalmaktan öteye geçememektedir.
Bugün, Filistinlilerin yaşadığı durum, 79 yıl önceki karardan sonra pek değişmedi. İsrail, tarihi Filistin topraklarının yaklaşık yüzde 85'ine el koymuş durumda. Filistin, bağımsız ve egemen bir devlet olma yolunda yıllardır mücadele etmekte fakat henüz bu hedefe ulaşamamıştır. Uluslararası hukukun gerekliliklerine aykırı bir şekilde işgal altında bulunan topraklar, Filistin halkının günlük yaşamını derinden etkilemektedir. Gazze Şeridi'nde ise, İsrail'in başlattığı saldırılar, bu bölgedeki insani durumu daha da kötüleştirmiştir.
Son olarak, 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan ve günlerce süren saldırılar, Gazze'deki yaşamı adeta felç etti. Gazze Sağlık Bakanlığı, bu saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısının 70 bini, yaralı sayısının ise 180 bini geçtiğini açıkladı. Uluslararası toplum, bu duruma karşı tepkiler verse de, Filistinlilerin yaşadığı acılar ve kayıplar, hâlâ göz ardı edilmektedir. 29 Kasım, bu acıların hatırlanması için bir fırsat sunarken, aynı zamanda çözüm bekleyen bir sorunun da sembolü haline gelmiştir.
Bu haber, güvenilir kaynaklardan derlenerek editöryal süreçten geçirilmiş ve özgün içerik olarak yeniden yazılmıştır.
Yorumlar
Toplulukla düşüncelerini paylaş
İlk yorumu sen yaz.